YUTT SANAT SİNEMA GÜNLÜĞÜ Andrei Tarkovsky filmleri

YUTT SANAT SİNEMA GÜNLÜĞÜ

Andrei Tarkovsky filmleri

YUTT SANAT SİNEMA GÜNLÜĞÜ
Hafta İçi Kuşağı
Hadi başlayalım.
Hafta içi kuşağını YUTT Sanat olarak gururla sunuyoruz.

İster yalnız gel kafanı dinle,
ister arkadaşını kap getir ( hemde istediğin kadar )
Arkasından yapılacak olan muhabbete ister kal, ister kalma.
Girişler ücretsizdir.

Rezervasyon için: 0507 252 75 36

Tarkovsky'nin 3,5 ay sürecek olan 7 filminden ilki ile başlıyoruz.

NOSTALJIA

16 Aralık Çarşamba günü saat 19:00'da

Nostalji – Nostalghia (1983)

Bir ressam olan Andrey Rubylov’un ardından, bu kez bir şair olan Andrei Gorchakov var Tarkovski’nin odağında. Aslında filmin adı bile yeteli tematik açıklamayı sağlıyor ancak, film Tarkovski’nin sıla özleminin şiirini yazıyor ve yönetmenin ülkesi dışında çektiği ilk filmi olma özelliğini taşıyor. Rus şair, kendini ölesiye yabancı hissedeceği İtalya’da, son derece içsel bir serüvene atılıyor ve Tarkovski’nin o tarihlerde sürgünde yaşadıklarını perdeye yansıtıyor.

Nostalghia için Tarkovski’nin anlatımda en netleştiği filmlerinden biri olduğu söylenebilir. Replikler, ondan beklenmediği ölçüde açık, hatta didaktiktir. Piazza del Campidoglio’da tirad atılmasına kadar giden bu netlik, belki de Tarkovski’nin memleketine, ailesine karşı duyduğu hasretin beraberinde getirdiği, dolambaçsız ve dürüst bir öfkedir.

Nostalghia, en temelde özgürlüğe duyulan bir aşkı dile getirmektedir. Otobiyografik izler ile bu aşk daha derin ve görünür hale gelmiş, netleşmiştir. Tarkovski kendi ruh haline ulaşabilmesi için başrol oyuncusunu gerçekten bir süreliğine İtalya’da yalnız başına konaklatmış ve ondan gerçek bir yabancı yaratmıştır.

Tarkovski sinemasının en bilindik özelliklerinden olan müthiş görsellik, bu filmde doruk noktalarından birine ulaşmıştır. Tarkovski, ilk fırsatta İtalya’nın sinematografisini enfes bir şekilde sömürtmüştür ve kulaklar kapalı izleyen seyirciyi bile sergi şaheserliğiyle etkileyebilecek bir film çıkarmıştır ortaya. Uzun çekimler, karakterlerin tüm tavırlarını yakalama çabasındaki durgu kamera, derinlikli oyunculuk performansları gibi Tarkovski deyince ilk akla gelen sinemasal tercihler de filmin içerisinde anbean karşımıza çıkmaktadırlar.

 

Andrei Rublev.

30 Aralık Çarşamba günü saat 18:00'da

Andrei Rublev – Andrey Rublyov (1966)

Tarkovski’nin derinlikli biyografik filmi Andrey Rublyov, aynı zamanda yönetmenin en çok tartışılan filmlerinden biri. Başı sansürden ve yasaklardan kurtulmayan bu film, aynı zamanda Tarkovski’nin tamamen içe dönük ve bütünüyle ruhtan güç alan filmler silsilesinin başlangıcıdır. Andrey Rublyov’dan beylik laflarla bahsetmek, film hakkında kesin yargılara varmak, filmi rahatça algılanır boyutlara indirgemek imkansız olduğu kadar, yersiz ve zamansız olacaktır.

Tarkovski bu film ile birkaç sene önce Ivanovo detsvo ile hissettirdiği görsel dehasını iyice su yüzüne çıkararak, her anı sinema tarihine kazınacak sekanslar ortaya çıkarıyor. Ancak bu ucu açık biyografik filmi özel yapan tabii ki de yalnızca bu görsel deha değil. Hakkında çok az şey bilinen bir tarihsel karakteri ele alıp bu denli derinlikli bir biyografik film çekmek, elbette ki gerçekliğin üzerine katılan saf bir kurmaca başarısının da sinyallerini veriyor. Zaten Tarkovski de, film üzerine verdiği röportajlarda birçok sahnenin uydurma olduğunu, kaynaklarda biyografisini çektikleri ressam hakkında net bir bilgi olmamasının onlara büyük bir yaratıcılık imkanı verdiğini açık açık dile getiriyor, bu ‘kişisel’ Rublyov    yorumum diyor.

Filmin, sadece komünist yönetim tarafından sakıncalı bulunması ve başına büyük dertler açılmasından bile ne kadar gerçekçi bir ortaçağ portresi çizdiğini çıkarmak mümkün. Bir 15. yüzyıl keşişinin üzerinden ortaçağ Rusya’sını, Hıristiyanlık baskısını epizodik bir anlatımla derinlemesine anlatan film, Tarkovski’nin dahiyane imgelerini, kendine özgü hikaye anlatma biçemini ilk elden tanımak açısından büyük bir önem arz ediyor.

Tarkovski’nin herkese farklı bir tatmin duygusu sağlayan bu başyapıtı, yönetmenin sanat algısını anlamak için de çok önemli ipuçları ihtiva ediyor. Rublyov’un yaratıcılık problemleri yaşadığı tıkanık döneminin üzerinden sanatsal kaygılara ve sanat algısına doğru sabırlı bir yolculuğa çıkan film üzerinden günümüz Rusya’sı hakkında okumalar dahi yapılabiliyor. Zaten Tarkovski’yi yalnızca filmin hikayesi değil, filmin dünyası üzerinden keşfediyor olmanın güzelliği, filmin her saniyesine sinmiş adeta. Filmin ana çatısı, yalnızca yan hikayeleri bir arada tutan bir yardımcı unsur.

Cannes’dan önü kesilmeye çalışılmasına rağmen FIPRESCI ödülüyle dönen film, tüm zamanların ve tüm sanat dallarının en incelikli sanat eserlerinden biri. Tarkovski’nin dışavurumcu sinemasının da, tarihsel gerçeklerden güç bulan bir biyografi için bile vazgeçilemez olduğunun nitelikli bir kanıtı.

 

Solaris- Solyaris

13 ocak Çarşamba günü saat 19:00'da

Yönetmen Andrei Tarkovsky
Yapım 1972 / Rusya 
Süre 167 Dakika
Oyuncular:  Natalya Bondarchuk, Donatas Banionis, Jüri Järvet
Tür Bilim-Kurgu Drama Gizem

Solaris – Solyaris (1972)

Kubrick’in 68’deki büyük bilimkurgu zaferine Sovyetlerin verdiği cevap olarak nitelendirilen, fakat öyle olduğu bizzat birincil ağızdan reddedilen bir bilimkurgu klasiği olan Solaryis, Tarkovski’nin gerçeklik algısının ayarlarıyla oynadığı ilk filmi. Ağır bir tempo ile, her sahnesi üzerinde uzun uzadıya düşünülerek, ince ince dokunarak çekilen film, Andrei Rublyov’un çalkantılı döneminden sonra Tarkovski sineması için çok büyük bir önem teşkil ediyor.

Uyarladığı Stanislaw Lem romanını yine kendince kişiselleştiren ve metne bambaşka bir kıyafet giydiren Tarkovski, seyircisini hayal ile gerçeğin ayırt edilemeyeceği, tanımsız bir bölgeye taşıyor bu kez. Gerçek ile hayali, arzular çerçevesinde karıştıran, onları önemsiz ve değersiz hale getiren, insan algısının dünyeviliğini yerden yere vuran, her diyaloguyla seyircisini gündelik hayatını sorgulamaya iten bir sinema tecrübesi Solyaris. Zaten bu nedenle dünya dışındaki bir yerde, uzayın derinliklerinde kaybettikleri fakat hala arzuladıkları varlıklara ulaşmalarını sağlayan dünya-dışı bir zeka ile hesaplaşmaya giden insanların hikayesini anlatıyor.

Tarkovski, Solyaris ile beraber genelgeçer bilimkurgu kalıplarını adeta tersyüz etmiştir. Zira ortada ‘türün adına ters bir şekilde’ bilimden çok metafiziğe dayanan bir film vardır. Bütün bu gerçek sorgusunun içerisinde yine tanrısal ve kutsal bir düzlem oluşturmayı da ihmal etmeyen Tarkovski, derinlemesine tenakuzlar içerisindeki karakterlerine de son derece mesafeli bir şekilde yaklaşmaktadır. Birçok karakterin bilinçaltı yüzleşmelerine konuk olduğumuz film, Tarkovski’nin en yoğun eserlerinden biridir.

Solyaris’te Tarkovski’nin doğa ile barışık sabırlı kamerası, olan biteni yorumlamak için boşluk arayan seyirciye fazlaca fırsat tanımaktadır. Tıpkı Andrey Rublyov’da da olduğu gibi karakterleri tüm kişilik detaylarıyla sunmayı seçen Tarkovski, bunun ötesindeki yorumları ise ivedilikle seyirciye bırakmaktadır. Tarkovski sinemasının başlıca özelliklerinden biri olan şiirsel anlatım ise, filmin en sezilebilir özelliklerinden birisidir.

Sonuç olarak Solyaris, Andrey Rublyov ile detaycılığını, biçemini ve kendini iyiden iyiye tanıtan bir sanatçının olgunlaşma belirtileridir.

 

 


Ivan's Childhood

27 ocak Çarşamba günü saat 19:00'da

Yönetmen:  Andrei Tarkovsky

Yapım  : 1962 / S.Birliği

Süre : 95 Dakika

Oyuncular : Nikolay BurlyaevValentin ZubkovEvgeniy ZharikovStepan KrylovNikolay GrinkoDmitri MilyutenkoValentina MalyavinaIrina TarkovskayaAndrey Konchalovskiy,Ivan SavkinVladimir MarenkovVera Miturich

Tür:  Bilim-Kurgu Drama Gizem

 

Ivan’ın Çocukluğu – Ivanovo detstvo (1962)

Bunu yapmak çok zor ancak Tarkovski filmlerini yapısal olarak ayırt etmemiz gerekirse, kendisinin ayrı bir başlık altında incelenebilecek olan tek eseri ‘Ivanovo detsvo’ olacaktır. Fakat bu söylem, bu filmin genel Tarkovski üslubuna zıt bir eser olduğu anlamına gelmemeli. Zira rüya sahnelerinde çıktığımız Tarkovski’esk bilinçaltı yolculukları, yönetmenin ileriki 25 senesinin kısa bir özeti. Genel anlatı olarak ise, Tarkovski’nin diğer eserlerinin aksine hikaye odaklı ilerleyen ve nispeten daha virajsız addedilebilecek olan eser, savaş psikolojisinin bir çocukla bağıntılı portresini gerçekçi bir biçimde ele alıyor.

Tüm bu savaş acımasızlığının orta yerinde kalmış bir çocuğun hayalleriyle ve gerçekleriyle tanıştırılıyoruz Tarkovski tarafından. Bir yanda Ivan’ın, ‘bir yaşam güzellemesi’ olan hayalleri, doğanın her saniye aldığı taze nefes ve tertemiz, masum bir dünya, öteki tarafta ise doğanın kalbindeki acımasız savaş, ölümün kol gezdiği sokaklarda her saniye biraz daha yok olan masumiyet ve artan acı… Yalnızca şunların ışığında bile Ivanovo detstvo’nun modern bir başyapıt olan Malick eseri The Thin Red Line’ı tetiklediğini söyleyebiliriz.

Tarkovski’nin Ivanovo detstvo ile, karton kahramanlar yaratan ve ‘sözde’ savaşı kötüleyen Hollywood yapımlarına da bir balta indirdiğini söylemek mümkün. Filmin savaş konusundaki dürüstlüğü, Tarkovski’nin “savaşın kazananı olmaz” sözlerine son derece paralel bir şekilde yansıyor. Zira ideolojiler arasındaki bu mücadeleyi, ilelebet insanoğlu kaybediyor ve zaten savaş kavramının içerdiği en temel ve merhametsiz ironi de bu. Siyah-beyaz çekilen bu filmin Sovyet sinemasının en önemli işleri arasında anılmasının başlıca sebebi de, evrensel niteliklerinin günden güne daha büyük bir değer kazanması.

30’larında çektiği Ivanovo detsvo ile Venedik’te Altın Aslan’ı kucaklayan Tarkovski, kazandığı ünle yönetmen sinemasına daha net bir biçimde yönelebileceği bir ortam yarattı kendine. Savaşın zihinsel ve ruhsal boyutunu işleyen ve psikolojik buhranı en açık şekilde su yüzüne çıkaran film, Tarkovski’nin sonraki dönemde kotaracağı işlerinde insan derinliği üzerine kafa yoracağının da net bir göstergesi.

Alıntı: Kaan Karsan

Andrey Tarkovski’nin Vladimir Bogomolov’un bir kısa öyküsünden uyarladığı İvan’ın Çocukluğu (Ivan’s Childhood, 1962), yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler adına Almanlara karşı casusluk yapan 12 yaşındaki İvan’ın hayatını anlatan film, esasında savaşın ne kadar acımasız ve anlamsız olduğunu İvan’ın yaşadıkları üzerinden gözler önüne seriyor. Filmin açılış sahnesi İvan’ın gördüğü bir düşle başlıyor. Rüyasında annesiyle beraber kırlarda oynamakta olan ve mutluluğu her halinden belli olan İvan, yaşına yaraşır şekilde bir ‘çocuk’ kendi hayallerinde. Uyandığında ise karşımızda bambaşka birisini buluyoruz. Ailesindeki herkes Naziler tarafından öldürülmüş ve tek yaşama amacı intikam olan birisi. Bu noktadan sonra çocukluğunu savaş yüzünden yaşayamamış ve kişiliği ikiye bölünmüş bir İvan izlemeye başlıyoruz. Bazen istediğini alamadığı için ‘çocuk’ gibi ağlayan bazense yetişkin bir subay gibi kendinden emin etrafına emirler veren bir çocuk. Sinemaya en yakışan dilin şiirsel anlatımm olduğunu her seferinde belirtmiş olan Tarkovski, ilk filminde de bu yönteme bol bol başvuruyor. Doksan beş dakika boyunca ustaca çekilmiş sahneler ve simgelerle dolu bir film izliyoruz. Örneğin, Slav mitolojisinde kötülüğün simgesi olan orman öğesi sürekli arka planda yer alıyor ve filmin başında canlı bir ağacın yanında bulunan İvan’ı, sonlarına doğru ölü bir ağaca yaslanmış şekilde buluyoruz. Yine Tarkovski filmlerinde felaket habercisi diyebileceğimiz kuş öğesi burada da bir tavuk olarak karşımıza çıkıyor. İvan’ın şehrin üzerinde yaptığı yolculuk, yönetmenin sonraki filmlerinde de göreceğimiz ilahi yükselmenin bir çeşidi olarak düşünülebilir. Filmin en çarpıcı sahnelerini yine İvan’ın düşleri oluşturuyor. Kız kardeşiyle mutlu bir şekilde ormanın içinden geçtiği sahne ile yalnız kaldığında inikamlarının alınmasını isteyen partizanların çığlıkları arasındaki müthiş duygusal tezat savaşın nasıl parçalanmış bir kişilik yaratabileceğini görmemizi sağlıyor İvan’ın çocuk gözlerinde. İvan’ı oynayan ve yönetmenin bir sonraki filminde de izlediğimiz Nikolay Burlyaev’in performansı gerçekten takdire şayan. Filmin diğer karakterleri olan Kholin, Galtsev ve Masha arasındaki aşk ilişkisi de ancak savaş ortamında rastlanabilecek türden. Fazlasıyla yoldaş, fazlasıyla girift. Her ne kadar savaş filmi olarak sınıflandırılsa da hem alışılagelmiş savaş sahnelerini hiç göstermemesi hem de ana karakterinin filmin sonunda zaferin haklı gururuyla evine döndüğü ve bize savaşı bir çırpıda unutturan filmlere hiç benzememesi, filmin gösterildiği dönemde de büyük etki yaratmasına sebep olmuş. J.P. Sartre’ın izlediğim en iyi filmlerden biri, dediği ve 1962’de Venedik’te Altın Aslan ile ödüllendirilen film, Tarkovski’nin 20. yüzyıla damga vuracak bir yönetmen olacağının ilk işareti olarak değerlendirilebilir. 

alıntı: Tarih İncelemeleri Kulübü Seçkisi Kazım Cansever

 

 

The Mirror

10 Şubat Çarşamba günü saat 19:00'da

Yönetmen Andrei Tarkovsky
Yapım 1975 / Rusya 
Süre 106 Dakika 
Oyuncular : Margarita Terekhova, Ignat Daniltsev, Larisa Tarkovskaya, Alla Demidova, Anatoli Solonitsyn, Tamara Ogorodnikova

Ayna – Zerkalo (1975)

Andrei Rubylov ile biyografik sinemayı, Solyaris ile bilimkurgu sinemasını başka bir düzlemde yorumlayan Tarkovski, Zerkalo ile sinema kurgusunu, hikaye anlatıcılığını ve izleyiciye yönelik sinemasal düzeni adeta bambaşka bir şeyi dönüştürüp, hiçbir şeye benzemeyen, unutulmaz bir armoni oluşturuyor. Zerkalo, sinema perdesinin sınırlarını zorlayan, bir filmden çok bir anı olan ve herkese hitap eden özel bir film.

Genelde karakterlerine kendi hayatını katan Tarkovski, bu kez kendi hayatına karakterlerini katıyor diyebiliriz. Zira Zerkalo, Tarkovski geçmişi üzerine kurulmuş ve bir bilinç akışı biçiminde ilerleyen, kapalı bir film. İkinci dünya savaşı öncesi Rusya’sının kırsalında geçen ve Tarkovski aile geçmişinin “aynası” niteliğinde kabul edilen film, kişisel sinemanın doruk noktalarından biri.

Tarkovski’nin tüm filmlerinden alışık olduğumuz şiirsel anlatım, bu kez gerçekten de şiirlerle süsleniyor. Kendi geçmişlerine yönelik Zerkalo filmindeki şiirleri de bizzat Tarkovski’nin babası dillendiriyor. Filmde “anlam”ı ulaşılır hale getirecek, seyir takibini kolaylaştıracak bir kurgusal düzen mevcut değil. Zaten bu özel başyapıtın ilk amacının da, işin kurgusal yönünü direkt olarak bambaşka bir şeye dönüştürmek olduğu söylenebilir. Ortada hayal, gerçek, anı, yaşantı düzlemlerinde ilerleyen ve izleyicinin kafasına da bu olgularla nüfuz eden, muğlak bir eser var.

Filmi Solyaris ve Stalker arasındaki dingin bir köprü olarak nitelemek de mümkün. Aslında Tarkovski’nin Solyaris’ten önce çekmeyi düşündüğü film, sansür korkusu nedeniyle ertelenmiş olsa da yönetmene rahatlatıcı bir dinlenme fırsatı vermiş ve Stalker’ın yapılanmasına katkı sağlamış gibi gözüküyor. Yönetmenin ustalık döneminin kusursuz işlerinden biri olan Zerkalo, Tarkovski sinemasından hoşlanan, kendini Tarkovski’ye teslim etmekten çekinmeyen bütün sinemaseverler için çok önemli bir hatıra.

 

 

Stalker

24 Şubat Çarşamba günü saat 19:00'da 

Yönetmen Andrei Tarkovsky
Yapım 1979 / Rusya 
Süre  2 saat 43 dakika
Oyuncular : Alexander Kaidanovsky  - Anatoli SolonitsynNikolai Grinko-

 

Stalker (1979)

Tarkovski’nin yasak bölgesi, kıyameti, öfkesi, eleştirisi, haykırışı… Stalker, Tarkovski’nin sahip olduğu, kafasında tuttuğu birçok şeyin çarpıcı bir yansıması… Bütün bunların nihayetinde de, etkisi ömür boyu sürecek olan, dört başı mamur başyapıtı ve kariyerinin birçok otoriteye göre en mühim filmi.

Tarkovski’nin tanrıyı betimleme çabasının en belirgin tezahürü olan Stalker, diğer yandan da materyalist dünyaya getirilmiş çok sert bir pozitivizm eleştirisidir. Dünya dışı etkenlerle insanlığın orta yerine düşen bir göktaşı; ancak adına Stalker denilen insanların girebildiği ölümcül bir alan oluşturmuştur. İşte bu, Tarkovski’nin kutsallığı insanın orta yerinde tohumlandırması, korku ile umutları küçücük bir bölgede kavga etmelerini bekler bir şekilde baş başa bırakması ve izleyen herkesi de işin içine dahil etmesidir. Stalker, aynı anda ölüme ve yaşama doğru yol alanların portresini çizen, eşi benzeri olmayan bir yol filmidir.

Tarkovski, her şeyin mantıkla açıklanmaya çalıştığı ve tatminsizlik hülyasının hüküm sürdüğü şu dünyada, bir yazar, bir bilim adamı bir de dünyeviliğe dair hiçbir umudu kalmayan Stalker’ı atar önümüze. Aslında bu Stalker’ı bizzat yönetmenle özdeşleştirmek, Tarkovski’nin alter-egosu olarak takdim etmek mümkündür. Zira Stalker, Tarkovski’nin dünyaya dair düşüncelerini ikincil ağızdan dile getiren, umutları ve umutsuzlukları olan çok boyutlu bir karakterdir. Birbirinden farklı dünya görüşlerine sahip üç kişinin çıktıkları bu gerilim dolu yolculuk, Tarkovski’esk mekanlarda müthiş bir görsellikle tasvir edilir ve film, seyirciye büyülenmek dışında hiçbir seçenek bırakmaz.

Tarkovski’nin ‘maneviyat’ için savaşan ölümsüz karakteri, sıradan bir meczup olmaktan çok ötede, umutları için savaşıyor. Sonunda kazansa da kaybetse de, bu dünyaya dair bir umudun olduğunu, hatta bu umudun yanı başımızda olduğunu sinema sahnesinde haykırıyor. Tarkovski’nin sisteme karşı tavır alan alegorik yaklaşımı, filmin ilk gösteriminden bu yana sinemayı ve insanı etkileyemeye devam ediyor.

Alıntı: Kaan Karsan

 

ANDREW TARKOVSKY- STALKER Filmi İncelemesi

Filmin Konusu ve Teması

Öncelikle filmi ilk izlediğimizde anlamak çok zordur biraz kafa yormamız lazım. Zaten filmin yönetmeni ve yapımcısı Andrew Tarkovsky olunca ister istemez filmi başka bir boyutta izliyoruz.
Filmin ilk sahnelerinde filme dair bir nokta bulamayız ancak ileriye gittikçe filme dair püf noktalar ve odak noktası buluyoruz. Filmde çok fazla oyuncu karakteri yoktur. Başrol olarak bir İz Süren (İzci) olarak adlandırılan karakter, yanında ise bir Profesör (Bilim Adamı) ve bir Yazar yer almaktadır. Yan olarak ise İzci’ nin karısı ve bir kızı bulunmaktadır. Fazla gözükmeyen ve konuşmayan olarak ise bir Barmen gözükmektedir.
Filmin konusuna kısaca değinirsek;
Bir bilim kurgu hikâyesini çıkış noktası olarak seçen Tarkovsky, bu çıkış noktasından hareketle insanın en temel ruhsal çatışmalarına, krizlerine ışık tutar. Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir ülkede bir yere meteor düşmüştür. O meteorun bulunduğu alana bir takım inceleme ekipleri gönderilmiş, ama hiçbirisi geri dönmemiştir. Bu alan “Zone- Bölge” olarak 
adlandırılır ve ziyarete kapanır. Çünkü burada oraya giren her insanın isteğinin gerçekleştiği bir yer vardır : “Room- Oda”. Stalker, bu bölgeye istekli kişileri götürüp onların isteklerinin gerçekleşmesini sağlayan kişilerden birisidir. Filmde, birisi ilhamını kaybetmiş bir yazar, diğeri bir bilim adamı olan iki kişiyi bölgeye götürür Stalker. Film, Stalker, Yazar ve Bilim 
Adamı’nın yolculuğudur bu anlamda.
Bir anlamda ise Stalker kendi inancını çok yükseklerde tutarak Yazar’ı ve Bilim Adamı’nı bu bilinmeyen yere götürerek her insanın inanmasını ve gerçekten yaratanın olduğuna kanıt getirmek istemesidir. Ancak Stalker, iman ve inanç kavramlarının artık insanlar için kör bir duygu haline geldiğini görmesini kabullenmemesi üzere bu bölge onun için kutsal bir yer olarak nitelendiriliyor.

Gösterge Çözümlemesi
Gösterge;
-  İnsan
-  Çevre
-  Yeşil alan
-  Nesneler
-  Müzikler
Gösteren
-  Su
-  Orman 
-  Kanalizasyon
-  Yıkık bölge
-  Harabeler
Gösterilen 
-  Beklenti
-  Umut
-  Kaygı
-  Mutluluk
-  Dileklerin Kabulü
-  İnanç
-  İyilik
-  Yaşama Duygusu

Dizisel ve Dizimsel Çözümleme
Umut-Umutsuzluk
İyilik-Kötülük
Yaşam-Ölüm
Savaş-Barış
Mutluluk-Hüzün
İnanç-İnançsızlık
Duygu-Duygusuzluk
Bilmek-Bilmemek
Bilinen-Bilinmeyen
Akıl-Akıl Dışı
Mantık-Mantık Dışı
Kodlar
Filmde kullanılan her nesne, müzik ve mekanlar özellikle seçilmiş ve filmin temasını anlatan püf noktalardır. Filmde seçilmiş olan Yazar ve Bilim Adamı bir kırılganlığın simgesidir. Filmde seçilen karakterler söyle yorumlarsak; Akıl, filmde daha çok Bilim Adamı ile görünür hâldedir. “Soyutlamayla düşünmeyi bile beceremiyorsun. Belki profesörsün ama cahil olanından…” diyerek Bilim Adamı’ nın aşağılayan Yazar açısından insan hayatı anlamını sanatta bulur. Ancak, bu iki insan tipinde eksik olan şey imandır. Tam bir iman insanı olan Stalker(İzci) ise kendisini başkalarının hizmetine adamış acı çeken birisidir. 
Yazar, sanatın gücüne inanır, ancak şüphecidir. İman etmeyi, dua etmeyi kusur olarak görür. 
Filmi bir anlamda tanıtan birkaç repliklere bakarsak;
-  Gerçeği ararken, gerçeği keşfedeceğime, onun değiştiğini görüyorum.
-  Bu çok sıkıcı olmalı. Gerçeği aramak, o gizleniyor ve sizde onu aramaya devam ediyorsunuz.
İşte bu iki replik filmi bana direk olarak anlatmıştı. Filmde bakıldığında bir şey anlamak zordur ancak repliklere ve mekana dikkat edersek birkaç çözümleme yapabiliriz ve öncelikle sabırlı olmamız gereklidir. Filmde kullanılan müzikler ise film temasını güçlendirecek bir nitelikteydi. Müziklerin seçimi çok detaylı bir şekilde yapıldığı çok açıktır. 
İlk gördüğümüz filmin siyah beyaz olması, ama bu fazla uzun sürmüyor Bölge denilen yere gidildiğinde film direk renkli bir atmosfere geçiyor. İşte Tarkovsky burada beni inanılmaz etkilemiştir. İlk izlenim olarak renksiz göstermesi ilk izleyen için anlaşılmazlığa sürükler ancak ileriki dakikalarda bu kararsızlık yerini kaybeder. O kadar mantıklı ve mükemmel yerlerde renk anlayışını kullanmış ki filmin özelliğini gözümüzün önüne seriyor resmen. 
Ayrıca filminde hiçbir zaman ırk olayına değinmemiş, bir bayrak kullanmamıştır. Bunları geçelim şehir hayatını göstermemiştir bile. Tek bir problem ele alınmış ki bu da kişilerin inanç ve inançsızlık arasında ki kalmış duygularıdır.
Metafor ve Metonomi Kullanımı
Filmde inanılmaz derece metafor ve metonomiler kullanılmaktadır. Özellikle replikler; içinde o kadar anlam saklanmıştır ki çözebilmek için tekrar tekrar okumak ve dinlemek lazımdır. Özellikle ise repliklerin öyle bir yerde söylenmesi direk filmi anlatıyor. Bildiğimiz gibi duvara bakan kamera arkasında konuşan bir insan değil sözleri söyleyen. Sözler söylenirken mekan o kadar derin bir anlam yüklüyor ki gözünüzü çevirmek filmi kaçırmak gibi hal alıyor.

Repliklerden bir kaçına bakarsak;
Stalker’ ın kendi ifadesinden, 
‘Zayıflık harika bir şeydir, güç hiçbir şey. Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir, öldüğü zaman ise sert, kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken zayıf, esnek ve tazedir. Kuru ve sert hâle geldiğinde ölür. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık ise varoluş tazeliğinin ifadeleridir’
‘Sevgilim, dünyamız çok sıkıcı. Bu nedenle, telepati ya da hayaletler yada uçan dairler gibi bir şey yok. Dünya kesin kanunlarla yönetiliyor ve dayanılmaz derecede sıkıcı. Yazık ki, o kanunlar hiç çiğnenmiyor. Kanunları nasıl çiğneyeceklerini bilmiyorlar. Bu yüzden çok ilginç olsa da UFO için umutlanma.’
‘Yaz bitmiş yazıt bırakmaksızın, dünya neşeyle esrik, ama yeterli değil. Sonsuz yaşamın himayesi, ilgisiyle mest oldum, ikna oldum şansıma, ama yeterli değil. Hiçbir yaprak, asla sararmadı, hiçbir dal hoyratça kopmadı, gün, cam gibi, her şeyi yıkadı, ama yeterli değil.’
Filmi bir nebze anlatan bu sözler o kadar fazla derin anlam yüklüdür ki bir defa ile okuyarak anlamak çok zordur. Ayrıca filmde kullanılan hayvanlar ve nesneler o kadar çok anlamı ifade ediyor ki. Oda’ya yaklaşırken ortaya çıkan köpek yaşamın hala devam ediyor olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca en büyük nokta ise Oda’da bulunan balıklar ve bomba parçasının etrafında gezmeleri ve siyah bir lekenin üstlerini örtmesi anlam boyutu bakımdan 
çok fazla yöne çekilebilir.
Ayrıca Bölge’ye ulaştıktan sonra Oda’ya yolculuk en kısa yoldan değil, Stalker’in gösterdiği dolambaçlı yollardan olur. Düz ve en kısa görünen yol en doğru ve tehlikesiz olan yol değildir. Çeşitli zorluklardan geçildikten sonra Oda’nın önüne kadar gelinir. Ama Yazar ve Profesör odaya girme cesaretlerini kendilerinde bulamazlar. Çünkü Oda’da en derin, acılardan büyüyen en büyük istekler (söylenen istek değil) gerçek olmaktadır. Oda’nın hemen önünde hepsinin ahlâki zaafları ortaya çıkar. Profesör, Oda’yı, kötü niyetliler girmesin diye yok etmek üzere gelmiştir. Yazar ise kendisiyle yüzleşme, en derin acılarıyla yüzleşme cesaretinde değildir.
‘Kimler Oda’ya ulaşmakta başarılı oluyorlar” diye bir soruya, Stalker ” iyiler ya da kötüler değil, ama umutsuzlar” diye cevap verir. Bölge ve Oda, umudunu, tutunacak dalını (Tanrıyı) yitirmiş insanlık için tek umuttur. İman etmeyi unutmuş insanlık için bir umut profilidir  Stalker. Sevgide ve özveride kurtuluşu bulan, Bölge’yi “anayurdu” gören birisi. 
Bölge harici her yerin kendisi için hapis olduğunu söylemesiyle, “yurdundan ayrı düşmüş neyin hikayesiyle” ne kadar da örtüşüyor! Bölge, insanlık için bir anayurt, belki, kendisinden uzaklaştırıp sahtesine teslim olduğumuz hayatın bizzat kendisi! Hayata atılmış insanın, istekleriyle ve kendisiyle yüzleşmesi için, bencilliklerinden özveriye yolculuk etmesi belki de.
Sonuç
Filmde kullanılan anlam o kadar fazla ki kısaca katmanlar olarak söz edersek; gerçek katmanında bir yolculuk var. Alegori katmanında tinsel katmana ulaşamayan insanlar için çok değişik alegoriler mevcut; ama bunların hiçbirisini kastetmeyen(ya da hepsini kast eden) ve bu anlamda sembol kullanmayan bir Tarkovsky söz konusu. Ancak tinsel katmanının açılması ve deneyimlenmesiyle alegorik ve gerçek katmanının manâ bulduğu bir açılım. Herkesin ayrı deneyimine açık ve müsait büyük bir başyapıt. Ayrıca filmde entelektüel birikimin iki kanadını temsil eden Yazar ve Profesör, Stalker’ın karşılık beklemeyen özverisini, katıksız imanını anlayamazlar. Stalker için Bölge bu insanlık için son umuttur. Onu yok etmek insanlığı da uçurumunda yalnız ve umutsuz bırakmak demektir. “Artık kimse oraya gitmek istemeyecek, artık kimse inanmıyor” diyerek ağlayan Stalker’a, kendisini özveriyle ve karşılık beklemeyen aşkla seven karısı “götürecek kimse bulamazsan beni götür” diye şevkatle ve sevgiyle cevap verir. Çocukları, İz Sürücülerin çocuklarında sık olan bir mutant çocuktur. 
Ayakları yoktur. Stalker, karısına ” ya sende de işe yaramazsa?” diye cevap verir. Umudun olmasının, o umudun gerçek olmasından çok daha önemli olması! Diyerek yitirilmemiş umutlar bilinmeyeni keşfetmek için atılmış ilk adım olarak görebiliriz.
Özellikle ilgimi çeken nokta ise Stalker’ın kızı en son sahnede 9. Senfonin çaldığı arka planda 3 bardak ile oynamışıdır. Kızdaki inanılmaz yetenek ve güç hala bir umudun olduğunun göstergesidir. Özellikle ise sadece bakışlarıyla telepati yöntemiyle hareket ettirmesi o kadar ilginçtir ki soru sormadan durmamız imkansız hale geliyor.
En son olarak küçük bir araştırma sonucunda Tarkovsky’nin Stalker adlı yapıtını bizim Mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Mantık-ut Tayr adlı eserine benzettim. Kısaca bu eser ise; kuşlar, padişahları “Simurg”u bulmak üzere yola çıkmak isterler. Onlara en bilge kuş olan “Hüdhüd” önderlik edecektir. Kuşların tek tek gelip kendilerine dair konuşmalarından ve bunlardan çeşitli özelliklerin tasavvufî tahlilinin yapılmasından sonra kuşlar Hüdhüd’e başka 
sorular yöneltirler. Cevaplardan sonra kuşlar yola düşmek isterler öncelikle Hüdhüd onlara açıklayıcı bir konuşma yapar. Fakat bu konuşmanın ardından bahane getirmeye başlarlar. 
Hüdhüd tek tek bahaneleri cevaplar. Bahanelerin sonunda bir kuşun yolu anlatmasını istemesi üzerine Hüdhüd Simurg’a ulaşmak için gidilecek yolu anlatır; aşılması gerekilen yedi vadi vardır, hepsi de çetindir. 
Vadilerin adları sırasıyla: Talep, Aşk, Marifet, İstiğna (ihtiyaçsızlık), Tevhid, Hayret, son olarak da Fakr ve Fena‘dır. Hüdhüd bu vadilerin her birini anlatır, daha sonra etkilenen kuşlar yola koyulurlar. Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg’un dergâhına varabilir. Sonunda Simurg’u gördüklerinde ise Simurg’un kendileri olduğunu fark ederler; dergâh aslında bir aynadan ibarettir.
Stalker filmi de aynen Mantık-ut Tayr gibi tasavvufî anlamaya açık bir filmdir. Filmin tinsel katmanı, diğer katmanlarını içerecek ve kapsayacak kadar genişler. İnsanın hakîkat arayışının bir dışavurumu olarak yansıyan filmde, bu arayışın çeşitli özelliklerini gözümüzün önüne getirmemizi sağlayan Tarkovsky, bir şekilde hakîkatle ilişkisi açısından üç ayrı insanla 
bizi karşı karşıya getirir. Mantık-ut Tayr’ın değişik özelliklere sahip kuşları gibi.

ALINTI  filmanalizcileri.blogspot.com.tr/2013/05/andrew-tarkovsky-stalker-filmi.html

The Sacrifice

09 Mart  Çarşamba günü saat 19:00'da 

Yönetmen Andrei Tarkovsky
Yapım 1986 
Süre 142  dakika
Oyuncular :Erland Josephson -Susan Fleetwood -Allan Edwall-Gudrun S. Gísladóttir -Sven Wollter -Valérie Mairesse Filippa-Franzen Tommy-Kjellqvist

 

Kurban – Offret- The Sacrifice (1986)

Büyük yönetmenin, büyülü perdeye vedası… Tarkovski sinemasının tüm özelliklerinin özel bir elekten geçirilip bir araya getirildiği, detaycı bir ıssızlık… Offret, kayıtlara göre yalnızca 120 planla kotarılmış, 150 dakikalık bir film, ayrıca yönetmenin ölüm arifesinde, öleceğini bile bile çektiği, kariyerinin son başyapıtı.

Tarkovski’nin Offret’i tipik bir Tarkovski karakteri üzerinden yol alıyor aslen. Gazeteci, filozof ve aktör olan Alexander, Tarkovski’nin konuşturmaktan çok hoşlandığı, söyleyecekleri olan bir karakter. İnsana ait kavramlar üzerinden hayata, dünyevi değerlere yönelik söylemlerde bulunan Alexander, Tarkovski’nin dünyaya dair son düşüncelerini de dile getiriyor bir bakıma.

İtalya’dan sonra İsveç’in sinematografisini de büyük bir ustalıkla kullanan Tarkovski, önceki işlerinde nazaran daha sade ve açık bir film çekiyor denebilir. Zaten bu da filminin kendi sinemasından ziyade Bergman sinemasına yakın olduğunu söyleyen sinemaseverlerin türemesine yol açmıştır. Fakat bilinen bir şey varsa o da şudur ki, Tarkovski bu filmin ölüm arifesinde, ve ölüme yakın olduğunu bilerek çekmiştir. Ölümün nefesini hisseden bir Tarkovski’nin dönemsel psikolojisi, şu an net bir şekilde yorumlayabileceğimizin çok uzağındadır.

Varoluşsal problemler üzerinden ilerleyen fakat birçok sinemasevere göre işin öyküsel boyutunda çuvallayan film, Tarkovski’severleri ikiye bölen ilk Tarkovski eseridir. Görsel dünyayı yine ustalıklı bir biçimde yaratmayı başaran Tarkovski, kimilerine göre öyküyü ve karakterleri derinleştirmeyi unutmuş ve neredeyse hiçbir şey anlatmamıştır bu filminde. Halbuki satır aralarındaki ince modernite eleştirisi, müthiş bir açılış monologu ve geriye kalan tüm Tarkovski’esk detaylar, bu filmi de özel yapmaya yetmektedir.

 

 

 

 

Son Sözler

“Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Sanat, yaratana benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden yaratandan bağımsız bir sanata asla inanmadım. Tanrısız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı’ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak: Hizmet etmek. Ama bunu asla başkalarına empoze etmeye kalkışmayacağım. Hizmet etmek fethetmek demek değildir.”

Andrey Tarkovski

 

Tanrı, her biri maneviyata sıkıca sarılan Tarkovski filmlerinin her karesindedir. Ayrıca her filmiyle biraz daha tanrılaşan bir sinemacının, sanata dair kurduğu cümlelerdedir. İnanç kavramını iliklerimizde hissettiğimiz her Tarkovski filmi, kişinin kendi inanç ya da inançsızlık dünyasını keşfetmesi için bulunmaz bir nimettir. Tarkovski, kişinin hayatı boyunca sürecek olan kendi hesaplaşmasında alacağı önemli bir yardımcı derstir. Bu nedenle Tarkovski sineması, Ivanovo detstvo’dan Offret’e kadar tekil bir çizgide incelenmesi gereken bir mitoloji, her sinemaseverin öyle ya da böyle çıkıp sonlandırması gereken sihirli bir yolculuktur.

Sinema sanatının eğlence boyutunu dönüştüren önemli isimler arasında, Tarkovski, apayrı bir yere sahiptir. Kısacık filmografisindeki sanatsal eğilimleriyle, hakkında uzun uzun konuşulabilecek Tarkovski, insan ve zihin eskitebilecek filmlerin yönetmendir. İnsan algısını genişleten, sinemayı beyin yoran bir kişisel gelişim tecrübesi haline getiren, seyirciyi hipnotize eden, dünyanın görüp görebileceği en büyük sinemacılardan biridir.

Yararlanılan röportaj:

“Les mardis du cinema”, France Culture
Röportajı Yapan: Laurence Cosse, 7 Ocak 1986
Fransızca’dan Çeviren: Güven Güner, Eylül 1993, İstanbul

***

Alıntı:  Kaan Karsan

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

twitter

***

 

Sitemizde bulunan ses, görüntü, resim ve içeriklerin kopyalanması ve izinsiz yayımlanması yasaktır.

Tüm hakları saklıdır © 2018 - 2012 YUTT Sanat

YUTT SANAT (Yol Ufka Tiyatro Topluluğu)